24 Aralık 2012 Pazartesi

Hastayıımmm

      Bir burun nasıl bu kadar akabilir arkadaş ! Bir insan günde kaç kere hapşırabilir ! Ben çok hastalanan, soğuk algınlığı geçiren biri değilim ondan garipsedim galiba şimdi :) O kadar üşüyorum ki ellerim mahvoldu. Günde 5 - 6 kez krem sürüyorum. Burnumdan nefes alamadığım için dudaklarım çatladı, habire krem kremm, içim dışım krem oldu. 
      Aslında kadınlar hastalığa erkeklerden çok daha fazla dayanıklıdır değil mi hanımlarr :)) Hepimizin bildiği gibi erkekler grip bile olsalar yataklara düşebilirler, birden bire çocukluklarına dönerler, ilgi beklerler. :) Ben konuştum konuştum, al sana hastalık gibi bir cevap aldım. Jay Jay konseri çıkışında vestiyerden montlarımızı almayı beklerken bir güzel  soğuk yedim. Ama yine de yataklara düşmedim o ayrı. Ama nedense bunalıma girdim. Ben depresyona girmekten çok korkuyorum çünkü zaten yeterince depresifim normalde. Ama buradan sevgilime kucak dolusu aşk gönderiyorum. :) Nasıl tahammül ediyorsun o hallerime bilmiyorum bebeğim ama bir daha sana trip atarsam bulaşık yıkadıktan sonra lavabonun dibinde kalan artık olayım. Başımın tacısın erkekim. :)

     Sınavlarıma üç hafta kalmasına rağmen şimdiden başladım notları okumaya. He aslında normal bir şey ama ben son ana bırakanlardanım. :) Medeni Usul diye bir illet var kiiii ! Yıllardır inat edip gitmediğim yaz okuluna gönderecek beni bu gidişle. Ben deyim matematik, siz deyin fizik, bütün iğrenç dersleri ve sınavları birleştirin, öyle bir ders yani. Nasıl cenabet bir dersse bırak sınavlarından geçmeyi çalışmak için başına oturamıyorum bile. Zaten bunalıma girdim salya sümük ağlamaktan bir hal oldum bir de sınav dönemi geliyor. :( Neden hep böyle dandik zamanlarda dandik şeyler bir araya gelir ki ?

      Bir cesaret ana haber bültenlerine bakmaya başladım. Çünkü biliyorsunuz ki her gün yeni bir kötü haber alıyoruz. Ama ilk defa bu kadar güldüm. Aslında gülünecek pek bir şey yok olayda ama trajikomik. Saf bir amcamız bacayı temizlemek istemiş, ama bacayı benzinle temizlemek istemiş. Baca alev almış, yangın çıkmış. İtfaiye de 45 dk gecikince yanındaki iki eve de sıçramış. Bir adam da bağırıyor " İşte suçlu arıyorsanız oradaa ! Bir değil iki değill, bacayı benzinle temizliyorr !" Yani gülmeyip ne yaparsınız ?

     Bu arada normal boy Nutella kavanozunun fiyatı 8.5 lira olmuş. Bir Nutella keyfimiz vardı lan !

22 Aralık 2012 Cumartesi

Jay Jay Johanson Konseri ve Hukuk Fakültesi Sınav Sorusu

      Dün gece Jay Jay Johanson konserindeydik. Gerçekten muhteşemdiii !  Konser Bronx'taydı, ilk defa gittik oraya. İstiklal Caddesi'nde Terkos pasajı var ya hani çok çok ucuza süper parçalar bulabildiğiniz yer. İşte orası gece muhteşem bir eğlence mekanına dönüşüyor. Nasıl oluyor henüz anlayabilmiş değilim. :) Kapı gece 10 da açıldı ama konser 11.30 da başlayacaktı. Tam zamanında gidip kendimize bir masa bulduk. Çünkü hemen doldu masalar. Ama oturacak yer yoktu gece saat 2 de konser bitene kadar ayaktaydık. Ben ve bir arkadaşım daha topuklu giymiştik biraz ayaklarım ağrıdı gecenin sonunda. :) Dj gerçekten muhteşemdi. Jay Jay gelmeden önce o kadar iyi müzikler çaldı ki, konser olmasa bile her gece gidebilirdim oraya. Massive Attack ile başladı, Björk, İamx ve birçoklarıyla devam etti, tekrar Massive Attack ile sonlandırdı ve Jay Jay çıktı. Sadece son albümünden söyleyecek sandık ama en muhteşem parçalarını söyledi. Yeni albümünden de söyledi, ve yeni yaptığı bir şarkıyı ilk defa bize söyledi. Far Away, She Doesn't Live Here Anymore, She is Mine But I'm Not Hers, So Tell the Girls That I am Back In Town... gibi süper şarkılar dinledik. Gerçekten çok çok tatlı, çok kibar ve mütevazi bir insan. O kadar çok gülümsedi, o kadar çok teşekkür etti ki her alkış için. Piyanisti de mükemmeldi. Çok çok iyi çaldı ve hiç hata yapmadı, inanılmazdı. Piyano çalan biri olarak hayran kaldım. Jay Jay o kadar temiz söyledi ki şarkıları, youtube dan aynısını dinleyebilirsiniz öyle temiz söyledi. :) Sevgilimle rahatsız olduğumuz tek şey önümüzdeki çiftti. Tam önümüzdeydiler ve konser boyunca öpüştüler, seviştiler resmen. Abartmıyorum, bütün konser boyunca. Benim de sevgilim yanımdaydı ama biz oraya Jay Jay'i dinlemeye gittik. Onlar yiyişmeye gelmiş, saygısızlıktan başka bir şey değil.



      Bu sabah da Ezgilerde hep birlikte kahvaltı yaptık, sohbet ettik. Ne konuda derdimiz varsa anlattık, dertleştik. Akşam sevgiliyle ders çalıştık Skype 'da. En başta sevgilimin gönderdiği linkle şok oldum. Bunu okumanız lazım : http://beta.eksisozluk.com/azgine-ve-safsalake-arasindaki-lezbiyen-iliski--3655393?p=1  Aslında bir hukuk öğrencisi olarak her türlü soruya ve soruna hazırlıklı olmamız gerektiğini düşünüyorum ama bu sefer hoca biraz abartmış ve eşcinselleri aşağılamaya kadar vardırmış olayı. İsimlere dikkat lütfen. Safsalake ve Azgine. Gülmemek için kendimi tuttum çünkü çok ciddi bir şey aslında. :) Şoku atlattıktan sonra derse devam ettik. Sonra piyano çalıştım. Chopin Nocturne op 9 no 2 yi bitirmeme bir sayfa kaldı. Belki kameraya kaydedip yayınlarım bitirince :)

21 Aralık 2012 Cuma

Blog Anketi

      21 Aralık'ta herhangi bir şey olacağına zaten bir saniye bile inanmadım kıyamet falan açısından ama küçük de olsa bir değişiklik olmaması 22 Aralık'ta korkacağım tek şeydi. :)) Benim için 21 Aralık demek Jay Jay Johanson konseri demek. Sevgilim, kardeşim ve en yakın arkadaşlarımla konsere gidiyoruz. Ve Şirince'ye selamlar gönderiyoruz. :D
***

     Sevgili blog arkadaşım Ezgi'nin hocası bloglar konusunda bir anket hazırlamış, bir araştırma yapmak istemiş. O da benden rica etti. Ben ankete katıldım, 5 dakikanızı alır. İsim ya da herhangi bir bilgi vermenize de gerek yok. İşte linki de bu http://www.jetanket.com/s/bloganket
***

       Sınavlarım iyi geçti sanmıştım, ama düşük notlarım var maalesef. Yaz okulu ile birlikte bütünleme de geldi diye düşük notlar vermeye başladılar. Çok da umurumda sanki. 
***

     Sevgilimin doğum gününü önce baş başa, sonra da bizim evde en yakın arkadaşlarımızla kutladık. Çook eğlendik gerçekten. :) Deri cüzdan ve kemer takımı aldım, uçurmamız için dilek fenerleri aldım. Çok beğendi hepsini :)
***

      Okuldaki kızlarla aramı düzelttim. Hatta geçen rakı balık yaptık. İtiraf oyunu oynadık. İçtik de içtik süperdi :)

      

23 Kasım 2012 Cuma

Ders, Ders, Ders, Ders...

      Sonunda bitti. Ama beni de bitirdi bu vize dönemi. Artık sinir krizi geçirip bağıra bağıra ağlamaya başlayınca annem durumun vahametini anladı. Sakin olmamı, 4 senede bitirmek zorunda olmadığımı falan söyledi. Ama ben bunu zaten biliyorum benim derdim hiçbir zaman okulu 4 senede bitirmek olmadı ki. 4 senede bitirsem bile bir sene yatıp dinlenirim zaten. Neyse. Sonuç olarak geberdim. 

      Kızlar, yurtta ders çalışmak ne kadar zorsa emin olun evde de öyle. En azından oradakilere bağırıp çağırabilirsiniz. Ama evde ses olunca insan bir yandan da duygusal moda giriyor. Neden beni hiç düşünmüyorlar ? Onların zor zamanında ben böyle mi yapıyorum ? Lan o kadar zırladık kardeş gelmedi yanıma bir abla ne oldu neyin var sakin demedi. Falan fıstık. 



      Dün sevgilime doğum günü hediyesini aldım. Yine güzel bir sürprizli hediye oldu :D. Her doğum gününde çıtayı biraz daha yukarı çekiyorum. Daha ne yapabilirim derken yine buldum bir süper şey lanet olsun. İnşallah o da beğenir. Beğenecek tabii o kadar uğraştım. Neyse sonra ne olduğunu söylerim çünkü okuyup öğrenmesini istemiyorum. Sevgiliye alınabilecek hediyeler konusunda bir kitap yazabilirim. Hatta öyle bir yazı da yazayım da google dan hediye arayanlar nasiplensin la. Ya da yazmasam mı kendileri düşünüp bulsunlar banane beyin bedava sonuçta. Baya hediye oldu şimdi düşününce. Biz 2009 ocak ayında çıkmaya başladık. Yani 2008 de kasım ayındaki doğum gününü kaçırdık. Yanında olabildiğim 3. doğum günü aşkımın. Bu arada 4 sevgililer günü, 3 yıldönümü geçirdik. 4. yılımız da 2013 25 ocak. Yani doğum günümden 3 gün önce. Genelde doğum günümle birlikte kutluyorduk ama onla birlikte olmak demek benim için yeniden doğmak yani yeni bir doğum günü demekti o yüzden artık ayrı ayrı kutlamalıyız buna karar verdim. :) Yani kasım dan şubata kadar her kış üç hediye demek bu. Usta oldum artık . :D

      Sınav dönemi ev de odam da çok dağıldı. Annem de elinden geleni yapıyor ama akşama kadar çalışıyor kadın, kardeşimle benim dağınıklığımı toplamak için ev dağınıklığını toplama diye ayrı bir dalda eğitim görmeniz gerekiyor. O dağınıklığı sadece ben toplayabilirim. Hatta bu sefer ben bile nereden başlayacağımı bilmiyorum. Hep filmlerdeki gibi bir "O" an olsun istedim. İşte o andan sonra hep titiz davrandım, işte o andan sonra çok çalıştım ve şimdi buradayım gibi. Dur bakalım benim "O" anım ne zaman. Aslında sevgilimle yaşadığım o anlar çoktur ama, kimsenin desteği olmadan kendi kendime o anım yok sanırım. Olsa mesela o andan sonra odam hep düzgün olsa falan :)

      P.S : Bu arada mim yapma özürlüyüm, kabul ediyorum, affedin a dostlar.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Beyinsizsiniz. Okuyun Da Cevap Verin Lan.

      Vatandaşlık dersimize hoşgeldiniz. Bugünkü konumuz açlık grevi yapan piçler ve destekleyen henüz bir sıfat bulamadığım ve amaçlarını gerçekten merak ettiğim Türk vatandaşları. Yıllardır devam eden bir iç savaş var hepimizin bildiği gibi. Pkk yüzünden binlerce askerimiz şehit oldu. Bu terör örgütünün başında da Abdullah Öcalan var. Terör örgütü Kürtlerden oluşuyor olabilir ama bu bütün Kürtlerin düşman olduğu anlamına gelmiyor. Türk halkının önce bunu öğrenmesi gerekiyor.  


      İkinci olarak öğrenilmesi gereken şu: Her dil seçmeli olarak öğretilebilir. Hele ki Türkiye'de bu kadar Kürt vatandaş varken tabi ki Kürtçe'nin de öğretilmesi gerekir. Ama atlamamanız gereken bir nokta var ki bu nokta çok ama çok önemli. Anayasada eğitimin dili Türkçe olarak öngörülmüş ve asla eğitim başka bir dilde verilemez. Bunun Kürtlere saygısızlıkla bir alakası yok. Bizim ülkemizde bir sürü ulustan insan var. Hepsi için ayrı bir dilde eğitim verilecek değil ya. 

      Üç. Anadilde savunma herkesin hakkıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde bu zaten öngörülmüştür ve Türkiye de o sözleşmenin taraf devletlerindendir. Eğer kişi anadilinde savunma yapmak istiyorsa mahkemede anadilinde konuşur, ülkenin de o kişiye bir tercüman atama zorunluluğu vardır. Yeminli tercüman olacak ve o kişiye yardımcı olacak. Ama kesinlikle ve kesinlikle hiçbir ülke, yargı makamının sujelerinin, anadilinden başka bir dilde yargılama yapmasına müsaade etmez, edemez. Türk hakimi, Türk savcısı, Türk mahkemelerinde Kürtçe yargılama yapamaz. Her şeyin bir sınırı var.

      Dört. Tecrit cezası idam cezasına alternatif olarak getirilmiştir. Normalde terör örgütü başı olma; bebek, çocuk demeden acımasızca öldürme, ülkeye karşı insanları savaş için yetiştirme ve ülke vatandaşlarıyla ve askerleriyle savaşma, ve ülkenin bazı yerlerinde bombalı saldırılarda bulunma terör örgütü fiileridir ve bu devlete karşı suçlardandır. Cezası idamdı ama kaldırıldı ve tecrit alternatif olarak getirildi. Tek başına ve çok küçük bir alanda ölene dek kalması gerekiyor Abdullah Öcalan köpeğinin. Normalde Amerika'nın El Kaide'yi yok ettiği,öldürdüğü gibi bizim de pkkyı, onu öldürmemiz lazımdı ama biz o kadar akıllı bir hükümete sahip olamadık. Yakalayamadık. Yakaladılar ve bize öldürmeme şartıyla teslim ettiler. 

     Eğitim ve savunma hakkının sizce tecrit cezasıyla aynı platfromda savunulması nasıl mümkün olabilir ? Bu insanlar her yere bomba koyuyor, askerlerimize, ülkemize saldırıyorlar. Ve bu insanlar o köpekten emir alıyorlar. O köpek elinde olsa hepimizi gebertmeyi seçer. Gencecik çocukları öldürdü. O köpeğin soyundan gelenler tecrit cezasının kaldırılmasını istedi. Ağzına sıçıyım neden kaldırılsın o insanlar boşuna mı şehit oldu !!! O herif bizim düşmanımız lan ! Hani pkklılar bunun için grev yapsınlar anlarım da Türk vatandaşları neden destekliyor amına koyaym lan ! Salak mısınız lan beyniniz nerde !!! Beni en çok korkutan ne biliyor musunuz ? Aydın geçinen sanatçılar da destekliyor. Onca insanın ölümüne sebep olan, bebekleri bile acımasızca öldüren adamın tecrit cezası kaldırılsın diyorlar. Neden anasını satıyım ? Var mı okuyan ve savunan biri ? Bana açıklayın ya ! 
      Beyinsizsiniz.

11 Kasım 2012 Pazar

Mustafa Kemal Atatürk Icin

      Sevgili arkadaşlarım; bu sabah kendi ülkemizde, kendi topraklarımızda, kimsenin sömürgesi altında olmayan Türkiye Cumhuriyeti'nde özgür bir Türk vatandaşı olarak uyanıyorsak, bu büyük liderimiz Mustafa Kemal Atatürk sayesindedir. Ne şanslıyız ki dünyada gelmiş geçmiş en büyük lider bizimdir ve bununla gurur duyabiliriz. Biz de onun bize emanet ettiklerini koruyarak, onun ilkelerini yol göstericimiz sayarak onu gururlandıralım. Biz onu gerçekten tanımayan, onu anlamayan insanlardan olmayacağız. Çocuklarımız ders kitaplarında önderimizin bizler için yazdığı 'Gençliğe Hitabe' yi göremeyecek belki ama; biz çocuklarımıza, hatta tüm dünyaya büyük önderimiz Atatürk'ün bize öğrettiklerini, nasihat ettiklerini asla unutmadığımızı ve unutmayacağımızı gösterelim.  Şimdi sadece ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü düşünelim. Hepimizin başı sağ olsun.



























9 Kasım 2012 Cuma

Vize Dönemi Stayla

   

       Yine saçlarımı tepeden toplayıp, normalde giyinmediğim, çok şık olmayan orta halli kıyafetlerden giyindiğim, sabah kalkıp ders çalıştıktan sonra okula gidip sınava girdiğim, sonra eve dönerken not okumaya devam ettiğim ve ertesi gün için evde tekrar not okuduğum döneme geldik. Bu iki hafta böyle devam edecek ve canım çıkacak ayın 22 sine kadar. Sonra ayın 27 sinde sevdiceğimin doğum gününü başbaşa bir yemekle ve içkiyle kutlayacağız ve  bu bana iyi gelecek. Her sene olduğu gibi.  

*****

      Çok ilginçtir ki o orta halli fazla giyilmeyen kıyafetlerden bazen tesadüfen çok güzel kombinler çıkabiliyor. Aynı evde yapılan ve mükemmel olan topuz gibi. Bu arada orta halli derken kastettiğim maddi anlam değil. Hepimiz kıyafetleri sınıflandırırız. Çok şık bulduklarımız ve kendimize yakıştırdıklarımız, orta halli günlerde giyilenler falan fıstık. İşte böyle saçmalayacak kadar sıkıldım daha şimdiden. 

*****

     Bu arada sigarayı bir azalttım, bir azalttım ki sormayın gitsin. Bıraktım bırakacağım yani. :D Tabi sınav dönemim olmasa daha etkin bir bırakma dönemi olabilirdi. Şimdi sürekli not okumak stres yapıyor, sıkılıyorum. 

*****

     Şu an okul uzayacak mı uzamayacak mı bilmiyorum. Çok kararsız ve iğrenç bir dönem bu. Bir arkadaşım sene başında ders kaydı yaptıramadığımız dersler için sonradan yaz okuluna gidebildiğimizi söyledi. Bana çok saçma geldi. Bu konuda bir bilginiz var mı acaba ?

*****

     Ehliyet kursuna yazılıyorum dostlar. Önümüzdeki ilkbaharda ehliyetim elimde olacak. Hem de çok süper bir fiyata. İstanbul avrupa yakasında kurs arayanlara detay verebilirim. 

*****

     Bu yaz burnumu yaptırmaya karar verdim. Çok sıkıntım yok aslında, sadece daha iyi görünmesini istiyorum. Hukukta çevre yapmadan halledeyim şu işi de öyle tanınayım. Sonradan aa yaptırmış olmasın. Okulda da herkesin tanıdığı bir insan olmadığımdan çok sorun olmayacak. Önerebileceğiniz bir estetik cerrahı varsa lütfen yazınn :).


     Ben derse dönüyor, ve hepinizi öpüyorum.

30 Ekim 2012 Salı

Zorunlu Bayram Ziyareti

       Geçen bayram babamla yaşadığımız sorun yüzünden evine gitmemiştik. Yine de bayramlaştık tabi ki ama gerçekten evine gitmemem gerekiyordu, çünkü hem babama çok kırgındım, hem de babaanneme. Babaannemin o nemrut suratını çekmeyi hiç istemiyordum. Bu bayram gittiğimde, aslında gitmemekte ne kadar doğru bir şey yaptığımı tekrar anladım...

      Babama bayramda kesin gideceğimizi söylemiştim. Ama cuma günü için kardeşim de ben de plan yapmıştık. Hayat ve kardeşimin kız arkadaşı gelecekti, güzel bir gün geçirecektik.  Perşembe günü babam aradı cuma gelin diye. Kardeşim topu bana atmış, ablamın işi var diye. O da haklı tabi babama cevap vermekten sıkıldı. Ben konuştum sonra cuma değil pazar günü geleceğiz diye. Neymiş efendim çok kıymetli küçük halam da gelecekmiş cuma günü, onlarla da bayramlaşmış olurmuşuz. Ya bu halam insan mı ben onla bayramlaşacağım. Annem de biz de neler yaşadık, annemle babam ayrıldıktan sonra bir kez bile arayıp çocuklar nasılsınız demedi, annemi bir kez bile arayıp abla nasılsın demedi. Bütün hata babamda olduğu halde annemde kusur bulmaya devam etti. Ve hala ne zaman karşılaşsak ben onun söylediklerine cevap vermekten sıkıldım, o laf sokma çabalarından sıkılmadı. Annemle babam ayrıldığında ben 14 yaşımdaydım, kardeşim 12. Hiç yanımızda olmadılar. Sanki onlar boşandı annemden. He ayrıca bize selam bile vermeyen insan, bize o kadar zarar veren teyzemle de görüşmeye devam etti. O yüzden küçük halamı sevmem.



     Pazar günü gittik babama. Her zamanki gibi konuşacak çok şey bulamadık. İmdadımıza babaannemin sofraya çağırması yetişti. O da önce iyi davrandı, sarıldı falan, sonra laf sokmaya devam... Salataya tuz at diyor, sonra da tuzu sofraya götür diyor, sonra da o tuz sofraya gider mi, sen de hiç bir şeyden anlamıyorsun diyor. Neyse oturduk sofraya. Ne dese beğenirsiniz ? "Ee çocuklar anneniz artık balık yapıyor mu ? Ev kokuyor diye balık pişirmezdi, halbuki babanız çok severdi." Ya patavatsızlığa bakar mısınız ! Üstelik öyle bir şey yok yani annem hep yapar balık, çok da sever. Biz de bu cevabı verdik tabi ne diyelim. Sonra neymiş anneannem bacağı kırılınca ziyaretine gelmemiş. Lan senin bacağın kırıldığında dedemin ölümünün üstünden iki ay bile geçmemişti, kadıncağız kendini eve kapattı hala dışarı çıkmıyor seni mi düşünecekti. Ondan o hassaslığı nasıl beklersin. Buna da cevap verdim. Son olarak dayımın çocuklarını sordu. Çok tatlı olduklarını falan söyledik, büyüdüklerini söyledik. Bu sefer de "Annelerine çekmişlerdir kesin ahahah." dedi. Dayıma laf sokuyor. Babam da demesin mi "Lafı ağzımdan aldın anne hahaha." Lan bu ne düşüncesizlik ! Bayram ziyaretine gelmişiz, bütün zor zamanlarımızda yanımızda olan insanlara laf sokuyorsunuz, hem de siz hiç yanımızda değilken ! Kardeşim de "Dayım iyi insandır, en azından bir çok kişiden iyi olduğu kesin !" dedi. Benim de bir şey dememe gerek kalmadı. Ki zaten gücüm de kalmadı. Böyle saçma sapan geçti işte. 

      Bir tek cuma günü Hayat'la olduğumdan çok güzel geçti. Akşam kardeşim, kız arkadaşı, Hayat, ben batak oynadık, içtik, çok eğlendik. Sonra da 29 Ekim'de Ezgi'yle çok yakın iki arkadaşımızla buluştuk. Yedik, içtik, sohbet ettik, çok eğlendik. Bu arada çoğu kişiye artık isim vermem gerektiğini biliyorum ama nedense bir türlü sahte isim bulamıyorum. :) 

      Sınavlarıma çok az kaldı. Artık çalışmaya başlamam gerek...

25 Ekim 2012 Perşembe

Kurban Bayramı Kokusu

      Hepinize mutlu bayramlar ! 

      Dün Hayat'la önce bir şeyler yedik, sonra da iki bira içelim diye Nevizade'ye gittik. Neredeyse bir senedir gitmemiştik, o kadar değişmiş ki. Beer House'a gittik güzel diye. Mekan iyiydi ama müzikler o kadar garipti ki. Önce arabesk Türkçe pop, sonra yabancı pop, caz, rock... Her türden müzik çalıp kafamızı çorbaya çevirdiler. Daha arife günü olmasına rağmen İstiklal o kadar kalabalıktı ki. Tabi kalabalıktan kastım apaçiler. Yanınızda bir erkek yoksa büyük olasılıkla tacize uğramadan yürüyemezsiniz. Ben çocukluğumdan beri burada kendimi koruyarak yaşamayı öğrendim ama gezmeye gelenlere tavsiye etmem. 



      Hayat'la Çok güzel bir gün geçirdik. Bol bol sohbet ettik, güldük, eski günlerden bahsettik. Sonra da eve döndüm. n anladım ki biz gerçekten evlensek de çok eğleniriz. :) 

      Bugün annem eski günlerdeki gibi "Buuugüün bayram ! Erken kalkın çocuklarr" diye uyandırdı kardeşimle beni. Kahvaltı yapıp anneanneme çıktık. Tabi bir süre sonra kurban etleri geldi eve. Anneannem anadolu kadını tabi kasaba verir mi, illa kendi kesecek ! Resmen sıcakken geldi parçalanmış koca hayvan. Anneannem oturdu başına, dayımla başladılar dağıtmaya. Ama 3-4 saatte ancak bitirdiler. Çiğ et o şekilde ağır kokuyor tabi. Kavurmayı çok severim ama hayatımda hiç bu kadar midem bulanmamıştı. Belki yeni öldürülmüş ve parçalanmış halini görmeseydim, hayvan daha sabah canlıydım diye tüm sıcaklığıyla bağırmasaydı daha rahat yerdim. Bir dine inanıyorsanız -her şeyi sorgulayın tabi ki ama - bazen susmanız gerekir. Yine de böyle olmamalı diye düşünüyorum. En azından ben kesinlikle kasaba falan yaptırırım hatta şirket dağıtsın çünkü vejeteryan olmama ramak kalmıştı. :D Şaka bir yana benden vejeteryan olmaz. :D 

     
    Kardeşimle birlikte dedemin kabrine gittik iki demet çiçekle. Dedemin ölümünden beri konuşmadığımız, görüşmediğimiz kaltak teyzem de oradaydı. Aslında kardeşim demişti "Bir de orada görüyormuşuz." diye ama ihtimal vermedim. O kadar da tesadüf olamazdı değil mi ! Birbirimizin yüzüne bile bakmadık. Bir hoca dedem için dua okudu. Sonra annem aradı, anneme söyledim okuduğunu. Bu mal da bana duyuracak ya illa hemen bir arkadaşını aradı "Evet canımmm mezarlıktayım, bir de hoca buldum biraz para verdim, ona Kur'an okuttummm." Bu kadar patavatsızlık olmaz yani. Umarım bir daha karşılaşmak zorunda kalmam. Teyzem hakkında böyle konuşmamın sebeplerini bilseniz az bile söylediğimi anlarsınız...

20 Ekim 2012 Cumartesi

       Bu ara o kadar çok şok oldum ki, atlatamadığım için yazamıyorum. Birini atlatmadan biri geliyor. Vay babaan.

30 Eylül 2012 Pazar

Çok Paylasmak Istiyorum Ama Paylasamıyorum Ki

     İşte... Çok çelişkili şeyler var. Ne desem bilemiyorum.


      Bazen derim ki affetmek en önemli şeydir, en başta da kendisini affetmeli insan. Birilerine kin duyarız ya bazen, affedersek geçer o duygu, ne kadar affetmek bazen çok zor olsa da. Bu düşüncemin de arkasındayım ama bir yandan da güvenmek diye bir şey var. Eğer biri çok kötü bir şey yaptıysa affetseniz de o güven geri gelir mi ? Affetmek neye yarar o zaman ? Belki de sadece içimizde büyüttüğümüz o kinden kurtulmak için gereklidir. Bilmiyorum.
    
     Bazen derim ki her zaman olumlu düşünmek lazım. Çünkü ancak inanırsan olur. Her zaman da bu düşüncemin arkasındayım zaten. İnanmak başarmanın yarısı hem. Zaten yapabileceğine inanmıyorsan kıçını da kaldırmazsın. Kendi kendine ihtimalleri sıfıra düşürürsün. Ama bir yandan da şunu derim bazen; kendim de çok hayal kurmama rağmen beklentiye girmemek gerek derim. Çünkü bir şeyi gözünüzde ne kadar büyütürseniz hayal kırıklığına uğrama olasılığınız da o kadar yükselir. En iyisi çok kaptırmayalım inanca kendimizi, bırakalım her şey sürpriz olsun. 

    Eskiden derdim ki mutluluk her zaman içten gelmelidir. İçgüdüseldir yani. Ama şimdi biliyorum ki mutluluk öğrenilir de aslında. Daha doğrusu nasıl mutlu olacağımızı öğrenmemiz, kendimizi tanımamız gerekir. İçimizde ufak bir mutsuzluk hissettiğimiz an mutlu olma sebeplerimizi ve bunun geçici olduğunu düşünmeliyiz. En önemlisi sabretmeyi öğrenmek bence. Özellikle kendimize karşı. İnsan kendi beynine, düşüncelerine, iç sesine karşı sabretmeyi öğrenince, o zaman insan olmayı öğrenir bence. He ben olabildim mi onu da bilmiyorum. Tüm yazdıklarımı birleştirip kendimizle barışabiliriz belki de. 



    Ben küçükken yaşadığım zorlukları severdim. Çünkü ne kadar zorlanırsam hayal gücüm o kadar inanılmaz bir hale gelirdi. Çözüm üretirdim, yazı yazardım, müzik dinlerdim... Aslında kendimi en çok dinlediğim, kendimle en çok baş başa olabildiğim zamanlar zorlukların üstesinden gelmeye çalışırken ki zamanlardı. Büyüdükçe zorluklar da büyüdü ve ben kendim üstesinden gelemez oldum. Olmuştum daha doğrusu. Sevgilim ve annem olmasaydı ne olurdu bilinmez.Ve Ezgi. Ezgi burada gerçekten ismini kullanacağım tek kişi. Çocukluğu bırak bebeklik arkadaşım. Ne arkadaşı lan, dost ve ötesi. Küçükken daha mı akıllıymışım yoksa yıllarla birlikte hayat mı kurnazlaştı bilmiyorum. Yazdıkça daha iyi anlıyorum. Hep yazdıkça daha iyi anlarım kendimi. 

    İnsanlar içine atar ya çoğu şeyi, kendi büyük patlamanıza en çok yaklaştığınız anlardır işte o attığınız anlar. Gülümsemeye çalıştığınız, hatta gülümsediğinize kendiniz de inandığınız zamanlar yani. Bir çelişki daha. Gülümsemek ve mutlu olmak sabırla oluyorsa ve mutsuzluğumuza sabretmemiz gerekiyorsa, neden sabırla içimizde tuttukça patlama anımıza daha çok yaklaşıyoruz ? 

    İnsan denen varlığı anlamak çok zor. Etrafınızdaki insanları tanımak, güvenmek... Sonra gözünüzü açtığınızda koca bir eli nah çekerken görmek. Sevdiğim insanları kaybedeceğimi hiççç düşünmezdim ben. Ölüm hep başkalarının başına gelir sanırdım. Annemle babam hep birlikte kalacak sanırdım. Ayrıldıktan sonra da babamla ilişkim iyi olacak sandım. Gerçek arkadaşlarım hep gerçek kalacak sandım. Bir insan için hem üzülmenin, hem o insanı özlemenin hem de nefret etmenin aynı anda olamayacağını düşünürdüm. Ben çok güçlüyüm sanırdım lan. En komiği de o. 

    Hayır aslında ben güçlüydüm. Benim gücümü tükettiler. Çok iyi niyetliydim, saftım, neden kötü davrandılar bilmiyorum. Asıl çelişkiyi burada yaşıyorum. Ben iyi niyetle gülümsemeye devam etsem, kazık yemeye devam ederim. İnsanın en savunmasız olduğu anlar gülümsediği anlardır çünkü. He ben şimdiki gibi soğuk ve mesafeli olmaya devam etsem, içine girdiğim kabuk o kadar kalınlaşacak ki sıkışıp kalacağım.

    Şu an içimdeki her şeyi dökmek istiyorum buraya. Çok paylaşmak istiyorum ama paylaşamıyorum ki.

23 Eylül 2012 Pazar

Türk Zekası Ile Gazete Kullanımı



<a href="http://www.bloglovin.com/blog/5441001/?claim=924sgqeuj44">Follow my blog with Bloglovin</a>

20 Eylül 2012 Perşembe

"Mutluluk ögrenilir."

      Silkindim, kendime geldim. Sanırım kabuğumdan çıktım. O kadar zordu ki o kabuktan çıkmak, aylardır içindeymişim, kendimi asıl doğrulara kapatmışım, ve ben içinde kalıp kendi yalanlarıma inandıkça o kabuk da sertleşmiş. Sonra gözyaşlarımla yumuşadı ve çatladı. 

     Yine tam psikoloğa gitsem mi diye düşündüğüm anlarda onun yerine anneme gitmenin çok daha akıllıca olduğuna karar verdim. Annem bütün psikologlardan, paxeralardan, prozaclardan daha mükemmel, daha yatıştırıcı, üstüne sevgi dolu. Her zamanki gibi tek bir konuşmayla hatta bu sefer tek bir cümlesiyle her şeyi çözdü. 

"Mutluluk öğrenilir."


      Ben hep sandım ki mutluluk sadece içten gelince doğru. Mutlu olmak için çoookk sebebim olduğu halde mutsuzdum. Çoğumuzda olur böyle bunalım zamanlar. O an mutluluk içten gelmiyor işte. Mutlu olmak da öğrenilirmiş meğer. Ve ben bir gecede mutlu oldum. Çünkü mutlu olmak için sebeplerim olduğunu hatırlamayı öğrendim. Ara ara gelen mutsuzlukların geçici olduğunu hatırlayıp mutlu olmaya devam etmeyi öğrendim. Gülümsemenin ve kafada oluşan mutsuzluk kavramına takılmadan mutlu olmanın insanı gerçekten mutlu etmeye yardımcı olduğunu, sadece psikolojik olan bu mutsuzluktan kurtulabileceğimi öğrendim. İç ses bazen hiç susmuyor. İnsana hiç olmadık şeyler söylüyor. Çok fazlaydı iç ses. Ben onunla yaşamayı onu dinlememeyi öğrendim. Annem sayesinde. Bana dedi ki : "İçinden geçen olumsuz düşünceleri dinlememeyi öğren. Düşün ki onların hepsi bir uçan balon, etrafımızda bir sürü var, arada biri kafana çarpabilir, sen o balonu tutacağına, bırak uçsun, balonun kafana çarpması senin suçun değil." O düşünceye tutunmadan hayatına, yapıyor olduğun şeye devam et. Bil ki olumsuz düşünceler ne zaman umursamazsan o zaman gider. Ama azcık bile umursarsan kafanda yer edinir ve büyür de büyür.

      İnsan ilişkileri hakkında her şeyi bildiğimi sandım. Liseye başlarken o kadar saftım, o kadar iyiydim ki yanımda küfür edilmesinden bile hoşlanmazdım. Herkese karşı çok iyiydim, fazla iyiydim, kibardım. Herkes benim farklı olduğumu söylerdi, lakabım "kontes" ti. Sonra babamla ilgili her şeyi öğrendim, annemle babam ayrıldı, kardeşim için de benim için de büyük travma oldu. Sonra bazı arkadaşlarım yüzünden hayal kırıklığına uğradım, aldatıldım, yalan söylendi...Beni kaba olmaya resmen zorladılar. Liseye başlarken Nora ve lise biterken Nora diye yan yana koyup binlerce farkı bulun. O zaman nasıl o kadar iyiymişim bilmiyorum ama, şimdi nasıl bu kadar kötüyüm onu hiç bilmiyorum. Duyarsız, hırçın, sinirli biri haline gelmişim meğer. Ama diyorum ya, çok şükür kabuğumdan çıktım.


      Şimdi tam da zamanı aslında. Eylül ayı, değişiklik ayı, yeni kararlar ayı. Muhteşem bir annem, mükemmel bir sevgilim, dost gibi bir kardeşim, inanılmaz iyi iki çocukluk arkadaşım var. Okulum, bölümüm tam istediğim yer. En yakın arkadaşım bir piyano. İşte benim mutluluk sebeplerim.
      Mutsuzluk sebeplerimi düşünelim, (çok özür dilerim baba ama) babam, bana zarar veren bazı insanlar, tembelliğim, bazen psikolojim. Mutluluk sebeplerimle mutsuzluk sebeplerimi etkisiz hale getirmem gerekiyor. Bu seneki kararım bu. Şu ana kadar verdiğim en zor karar. Ama sonucuna değecek.

18 Eylül 2012 Salı

Seçimler Önemlidir

   İki gün önce babamla kavga ettim. Aslında aile meselelerini buraya yazmıyordum ama blogu bilenler zaten bunları anlatabileceğim kadar yakın oldukları için sorun olmadığını düşünüyorum. Annemle babam ayrı. Ben babamla aylardır görüşmüyorum. Birkaç ayda bir belki para bırakmaya geldiğinde görüyorum o kadar. Zaten beni görmek için bir çabası da yok. Bıraktığı para da haftalığımız. Yani babam bize haftalık harçlıktan başka bir şey vermiyor. Bir de cep telefonu faturamızı ödüyor. Onun dışında bütün hayati ihtiyaçlarımızı annem tek başına karşılıyor. 
     Para bırakmaya gelmiş. Kardeşim haftalıklarımızı az verdiğini söyledi. Nedeni de telefon faturamızın yüksek gelmesiymiş ! Fatura yüksek geldi diye verdiği iki kuruştan kesmiş. Ben de dayanamadım aradım. Aramızda şöyle bir diyalog geçti.

"Baba faturalar ve haftalık maddi olarak sana fazla mı geliyor ? Yük mü oluyor ?"
"Hayır kızım ben sizi uyardım isterseniz farklı bir pakete geçin diye, ben ne ödeyeceğimi bilmek istiyorum."
"Baba başka bir pakete geçersek her ay yüksek ödeyeceksin ama bu şekilde sadece bazen fatura fazla gelir o kadar, bir ay fazla ödersin öbür ay ödemezsin, ben her ay fazla ödeme diye değiştirmedim, yine ben kötü oldum."
"Kızım ben 30 liralık faturayı 60 lira ödemek istemiyorum, uyardım sizi."
"Ya baba bu çocuk dersaneye gidiyor, sevgilisi var, benim okulum var, parayı kesmemen lazım. Bazen evin telefonu ya da adsl yüksek geliyor, annemin kredi kartı yüksek geliyor, olur böyle şeyler, o nereden kessin yemeğimizden mi kessin. Siz anne babasınız bu şekilde olmaz."
"Ne alakası var ben yemeğinizden mi kestim."
"Hayır çünkü yemeğimizi sen karşılamıyorsun, sen bir tek faturayı ödüyorsun."
"Gece gece bır bır bır ötme başımda ! "
"Bir tek gece konuşabiliyoruz farkındaysan, sen bize zaman mı ayırıyorsun."
"Öğlen ikiden sonra müsaitim ben arayabilirsin."
"Ya baba ben onu mu demek istiyorum, ne demek öğlen ikiden sonra ara, ben görüşmekten bahsediyorum, yüz yüze." 
"Sen bana zaman ayırıyor musun kızım?"
"Baba kaç defa buluşucaktık, bekledim gelmedin aradım yorgunum dedin, senin bize ayıracak zamanın mı var! "
"Sen benim nasıl bir hayat yaşadığımı biliyor musun!"
"O hayat benim suçum değil, senin seçimin."
"Tamam kızım ya ben kıracağım ya sen kapatıyorum telefonu."

   İnsanların önüne bir sürü fırsat çıkar hayat boyunca. Okula gitme ya da gitmeme, biriyle birlikte olma ya da olmama, bir işe girme, işten çıkma, aslında o gün markete gidip gitmemek bile bir seçim. Ve tüm seçimler yaşayacağımız hayatı belirliyor. Bugün markete gittiğinizde tanışacağınız adamla evleneceksiniz belki. Aslında herkesin bir sürü alternatif geleceği var yani. Peki kader nerede devreye giriyor derseniz bence şurada devreye giriyor: 

     Allah tarafından insanlara irade verilmiş. İnsanlar bu iradeyle seçimler yapıyorlar, kararlar alıyorlar ve hayatları şekilleniyor. Allah her şeyi önceden biliyor evet, bizim yapacağımız seçimlerin hepsini biliyor ama Allah belirlemiyor. Biz belirleyelim diye irade vermiş bize. Ama yaşam, ölüm ve evlilik Allah tarafından belirlenmiş. İşte bu açıklamayla "Madem Allah cehenneme gideceğimizi biliyor neden izin veriyor, madem kaderimiz yazılı neden cehenneme gidiyoruz, yazılıysa bizim suçumuz olmaz !" savunmaları da çöpe gidiyor.

     Babamın yaptığı seçimden dönmesi için önüne çıkan çok fırsat vardı ama babam hiçbirini değerlendirmedi. Sonra benim içim rahat etmedi. Bir şey falan olur vicdan azabı çekerim dedim, aradım özür diledim kırdığım için. Çok şaşırdım çünkü söylediklerim babam için hiçbir şey değiştirmemişti. Hala kendisinin haklı olduğunu düşünüyordu, seçiminin onun hatası olmadığını düşünüyordu. Anladım ki hiçbir şey ifade etmemiş söylediklerim. Babam şuna inanıyordu, hayat bu, babama bir sürü darbe vurdu, babam bizim yerine beynini uyuşturan şeyleri seçmedi, hayat onun yerine seçti, babam bırakacaktı o şeyleri ama hayat izin vermedi. Ben olsam seçmezdim bu hayatı dedi. Kendi kendini o kadar inandırmış ki suçsuz olduğuna. O kadar şaşırdım ki kendi suçsuzluğuna bu kadar inanmasına. İnsan kendi söylediği yalanlara gerçekten inanabiliyormuş demek ki.

16 Eylül 2012 Pazar

Döndüm !

       Aslında bir hafta oldu döneli. O kadar muhteşemdi ki anca kendime gelebildim. :) Bodrum gerçekten çok güzel. Sevgiliyle daha da güzel. Hani bazı İnstagram resimleri vardır ya süper bir sahil, hasır şemsiyeler, şezlongda uzanan bir çift ve huzur. Aynen öyleydi. Sezondan dolayı çok kalabalık değildi, en güzeli de oydu sanırım. Olanlar da yaşlı turistler ve bizim gibi bir iki çift. İlk defa uçağa bindim. Güzeldi ama korkmadım. Yüzücü sevgilim bana yeni stiller öğretti, meğer ben yüzemiyormuşum onu anladım. Kilo aldım, ki güzel de oldu. Yeni bir seneye dinç başlayabilmek için, o senenin iyi geçmesini umut edebilmek için güzel bir tatilin ne kadar gerekli olduğunu anladım. Ama döndükten sonra birkaç gün yalnız uyumak zor geldi. 1 hafta boyunca her saniye birliktesiniz, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmiyor, sarılıp uyuyorsunuz. Sonra gerçekten zor oluyor baya. Ama en güzel yanı şu oldu, bir hafta boyunca hiç sohbet edememe, konuşamama sıkıntısı çekmedik. Gülmekten karnım ağrıdı, sürekli konuştuk, paylaştık. İnsanlar en iyi yolculukta, tatilde tanınır derler ya, gerçekten öyle. Biz 3.5 seneden fazladır birlikteyiz ve sevgilimin çok başka yönlerini gördüm. Tekrar aşık olduk birbirimize.

     
     Ama anlatmak istediğim tek şey tatil değil. Şimdi düşünüyorum da, kısa zaman çıkıp evlenen; aynı evde bir gün dahi geçirmeden, birlikte hiç tatile bile gitmeden evlenen çiftlere şu an hayret ediyorum. Biliyorum ülkemiz böyle, evlenmeden çoğu kişi tercih etmez birlikte tatile gitmeyi falan. Ama düşünsenize evlendiniz, kocanızın alışkanlıklarını bilmiyorsunuz, tatilde nasıldır, birlikte gitseniz iyi vakit geçirir misiniz bilmiyorsunuz, uykusu derin mi, ne tarafa dönüp uyumayı sever bilmiyorsunuz. Hepsini evlendikten sonra öğrenmek zorundasınız. Sonra hoşunuza gitmeyen huyları çıktığı zaman da neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Sonra da boşanma oranları neden yüksek.

     Hatta bir adım daha ileri götüreceğim. O kendilerini namus bekçisi görüp kızlarını görücü usulü evlendiren acımasız babalar var ya, aslında onların ahlaksızlıklarını görelim biraz da. Evlilik o adamlar için sadece aynı evde yaşamakla bitmiyor, en önemli sonucu cinsellik onlar için. Öyle olmasa namus diye diye töre cinayetleri işlemezlerdi heralde. Kızlarını büyütüyorlar, sonra başka bir aileyle anlaşıyorlar ve kızı hiç tanımadığı bir herifle evlendiriyorlar. Çoğu kız duvağını açtıktan sonra, gerdek gecesinde görüyor adamın yüzünü. Şanslı olan varsa söz töreninde, nişan töreninde görür. Ama bu bahsettiğim zihniyetteki insanlar için bu süreçler çok kısa. Neyse sonuç olarak kız birkaç gündür tanıdığı herifle düğünden sonra gerdek gecesinde. Belki ilk defa gördüğü, belki sadece birkaç gündür tanıdığı bir adamla seks yapıyor. Neden ? Çünkü kocası. Koca nedir ? Nikah defterine, bir kağıt parçasına, basit bir kalemle imza attıktan sonra seks yapmanın meşru olduğu kişi. Hem de istediğin kadar. oh. Daha önce hiç dokunmadığın biriyle, belki mideni bulandıran, sadece babanın uygun gördüğü biriyle öpüşmek, onu koklamak, sevişmek zorundasın. Evlenmeden önce birazcık tanımaya hakları yok. Evlenmeden önce seks yapmayı bir kenara atın, hemen muhafazakar damarınız kabarmasın, ben sadece tanımaktan bahsediyorum. Ne yemeyi sevdiğini bilmek, hangi konularda sohbet edebildiğini bilmek, sevdiği şeyleri bilmek, ona anlatabilmek... 

      Bırakın tatili, tek buluşmaya gitmeden evlenenler de var. Aklıma bunlar geldi işte. Ve düşünüp düşünüp şükrettim. Bir filmde, müslüman bir çocuğun yabancı bir kızla diyaloğu vardı. Öncelikle ben dinime çok bağlığımdır, çok inançlıyımdır ama benim yaşadığım din Allah'la benim aramdadır. Toplumun ya da sert geleneklerin dayatmalarından ibaret değildir. Filmde kızla çocuk öpüşmeye başlıyor. Tam ilerleyecekler çocuk duruyor. Yaptığı yanlış geliyor. Kız nedenini soruyor, çocuk da: "Bizim dinimizde evlendikten sonra flört edilir. " diyor. Dini bahane ederek büyük mutsuzluklara sebep oluyorlar. Türkiye'de bunu sürekli yapıyorlar.

      Bilmiyorum, bana çok yanlış geliyor. Sırf imza attın diye aslında tanımadığın biriyle birlikte olmak ne kadar ahlaklı ?

28 Ağustos 2012 Salı

Tatil Hazırlıkları

      Herkese merhaba !


     Bu ara çok heyecanlıyım çünkü sevgilimle tatilimize sadece 5 gün kaldı. İlk defa birlikte yaz tatiline gidiyoruz ve ilk defa uçağa bineceğim. En sevdiğim şey olan tatil öncesi hazırlıkların tam zamanı şu an. Listemi yaptım sayılır. :) Valizimi bir gün kala hazırlamayı düşünüyorum çünkü kıyafetlerin kırışmalarını ve valiz kokusu sinmesini istemiyorum. Bir de biraz önce bir çekiliş kazandığımı öğrendimm. Çok mutlu oluyorum çekiliş kazanınca ya. Bu blogda kazandığım üçüncü çekiliş. :D




      Bugün İstiklal Caddesi'ndeki tipleri görmeniz lazımdı. Erkekler normal de kadınlar her zamanki gibi olayı abartmış ve kışlıkları yerinden çıkarmışlar. Çizme giyen mi dersiniz, kazak giyen mi, deri ceket giyen mi, yoksa şu pofuduk naylon montlardan giyen mi dersiniz.. Hepsinde bir tarz oluşturma ve farklı olma çabası gördüm. Ama öyle bir çaba ki resmen bağırmaya çalışıyor ama sesi çıkmıyor :D Ağustos ayında yağmur yağdı diye bu kadar abartılır mı ! Tamam hava gerçekten serindi ama ben etek ve bluz giyerken hiç üşümedim. Onlar kazaklarının içinde yürürken terden ölmüş olmalılar. Hırka ya da blazer giyenleri anlarım da çizme falan çok komik görünüyordu. Kendilerini Almanya, İngiltere ya da Fransa gibi ülkelerde sanıyorlar galiba İstiklal Caddesi'nde. :D Hatta bir keresinde temmuzun ortasında, aşırı sıcak bir günde triko kazak giyen bir kız görmüştüm. Altına şort giymiş ama saçlar da kazak da terden üstüne yapışmış. Gerçekten güzel bir tarz ama burası yeri değil güzellerim. Avrupa'ya gidin, şort ve bot giyin, üstüne triko falan süper. Ama burada biraz komik oluyor. :)




      Avatar : The Last Airbander'ı biliyorsunuzdur.Çizgi film diyenler de var, anime diyenler de, bu anime değil mal mısınız diyenler de.Imdb puanı 9.4. Cidden çokkk eğlenceli. Çizgi film olmasa hayatta bu kadar iyi yansıtılamazdı konusu. Önce önyargıyla yaklaştım ama daha sonra seriyi en baştan izlemek istiyorum şimdiden. BU çizgifilm diğerleri gibi değil, sakın önyargılı bakmayın. Ateş, su, toprak ve hava elementlerinin ayrı ulusları var ve bazı insanlar bu elementleri bükme özlliklerine sahip. Avatar da tüm elementlere hükmedebilen ve görevi dünyadaki dengeyi sağlamak olan kişi. Elementleri kullanarak yapılan savaşları izlemeniz lazım. Ama aynı zamanda da çok komik, karakterler çok tatlı. 3 sezonunu erkek kardeşimle birkaç günde bitirdim. Şimdi Legend of Korra'ya başladım. Aynı zamanda da Red Alert 3 oyununun Allies bölümünü bitirdim. O oyun da Sovyetler, Amerika ve Japonya arasında geçen, ileri teknolojinin kullanıldığı bir strateji oyunu. Tabi bunların hepsini aynı anda yapınca süper rüyalar gördüm. Ateş büküyordum, savaşıyordum falan. Sonra anladım ki sinirimin sebebi sivrisinek ıssırması ve bütün gece kaşınmammış. Raid, kahramanım.

     

      

26 Ağustos 2012 Pazar

Björk - Army Of Me

    

  
  Sucker Punch'daki bilinçaltı sahnelerinde kullanılan parça. Çok çok beğendim.

Mr. Nobody'den

        http://www.youtube.com/watch?v=BBhDaVg1E6Y

        Bu da Memento Mori'denn

Bir Muhtesem Parça Daha

      http://kenbooker.blogspot.com/2012/08/pilli-bebekeylul-aksam.html

      Yine Ken Booker güzel bir şarkı yayınlamış. Pilli Bebek'ten. Her dinlediğimde farkında olmadan gözlerimi kapatıyorum :)

21 Ağustos 2012 Salı

Kraliçe Yaz Ayı, Temmuz Ayı

      Merhaba ! İzlediğim blogları, beni izleyenleri, en mal ve yalnız hissettiğim zamanlarda yorum atanları, sizi o kadar çok seviyorum ki anlatamam. Kaç dakikadır yazı yazacağım ama önce yeni yazıları okuyayım dedim. Ama o kadar çok yeni yazı yazılmış ki, ben de yeni sekmede açıp, yazı yazdıktan sonra okuyayım dedim. Ama yeni sekmelerde o kadar çok yazı oldu ki :) Gerçekten sizlerin yazılarını okumayı çok seviyorum.


      Ağustos ayının da sonu yaklaştı... Bana küçüklüğümden beri hep Temmuz ayı "kraliçe yaz ayı" gibi gelir. Yani Haziran'ı da severim ama Temmuz tam tatil ayıdır benim için. Ağustos artık yazın son ayıdır, pazar gününde yaşadığım hüznü yaşarım ağustos ayında. Bu yaz gerçekten nasıl geçti hiç anlamadım. Yani zamanın nasıl geçtiğini anlayabilecek insan daha anasının karnından doğmadı farkındayım ama bu yaz bir başka inanılmaz hızlıydı.  Haziranın sonunda sınavlarım bitti, anneanneme taşındık, temmuzun başında staja başladım, bittikten sonra inşaatın son zamanlarıydı, sonra temizliğe başladım, bir hafta önce normal ev hayatıma dönebildim. Şimdi beni kendime getiren tek şey eylül ayında sevgilimle gideceğimiz tatil. O kadar mutluyum ki, kendim bile nazar değdirebilirim. :) Allah'a binlerce kez şükürler olsun. Şu an moralimi bozan tek şey var, o da Pkk. Tüm mutluluklarımı söndürebilecek kadar acımasız, şerefsiz ve soysuz olan bu piç sürüsü maalesef benim ve binlerce kişinin mutluluğuna gölge düşürdü, ben onları Allah'a havale ediyorum ve şehitlerimizin ailelerine de Allah'tan sabır diliyorum.


     Ramazan ayı geçti ve şu an bayram... Nerede eski bayramlar ? Bilmem ben görmedim. Ne klişe... Eski bayramları neden arıyorsunuz ki ? Bu ramazan benim için pek ramazan gibi geçmedi. Oruç tutmayı, arkadaşlarımla iftar yapmayı, sevgilimle iftara gitmeyi, sahurda yaptığımız güzel sohbetleri falan çok özledim. Ama ramazanın bir kısmı stajda, bir kısmı ilaç alarak, bir kısmı hastalıkla, bir kısmı da ev temizliği ve burnumun kanamasıyla geçti. Belki de o yüzden hiç bayram gibi hissedemedim bilmiyorum. Şeker toplamaya gelen çocuklar bütün kapıları çalmış, ben de nerede bunlar diyorum. Meğer uyuyormuşum.  Normalde tık desen uyanan insan ben, uyanmamışım. Ama yine de sorumu tekrarlıyorum. Eski bayramları neden arıyorsunuz ki ? Zaten çok sevdiğiniz insanlarla kendi isteğinizle görüşüyorsunuz. Onun dışında samimiyetsiz akraba ziyaretleri, temizliğine bile emin olmadığınız elleri öpmek, yapılan dedikodular, siz gittikten sonra arkanızdan konuşulması ya da sizin milletin arkasından konuşmanız, hiç müsait olmadığınız anlarda kapının çalması ve bir sürü insanın içeri doluşması, uzak akrabaların çocukları, gereksiz bir yorgunluk... Bence bayramın en güzel yanı tatil olması ve sevdiklerimi görebilmem için fırsat yaratması. Onun dışında eski gelenekleri özlemenin bir gereği yok bence.

     Benim hiç çok sayıda ve birbirini seven akrabalarım olmadı, olanların da sonradan ne kadar şerefsiz olduğunu gördük zaten. Az sayıda kalanlar da şu an pek sevgi dolu değiller zaten. Hem zaten, bence kimseyle çok yakın olmamak lazım, hayal kurup, birşeyler bekleyip hayal kırıklığına uğramamak lazım. Ben burayı galiba o yüzden çok seviyorum. Kimseye güvenmek zorunda değilim, hayal kırıklığına uğrama olasılığım o kadar az ki... Ama yine de karşılıklı sevgi ve saygı besliyoruz birbirimize. Güzel şeyler.

     Hepinize mutlu bayramlar, hatta mutlu bir hayat diliyorum. :)

     

10 Ağustos 2012 Cuma

Ev Insaatı

      Artık evimdeyim !!! :D

     Aslında sanırım 2 haftaya yakındır evdeyiz ama temizlik yapmadığım 3. gün sadece. O kadar çok temizlik yaptım ki size anlatamam. Ama değdi yani. Mis gibi oldu. Bu arada o kadar çok şey öğrendim ki. Başkasının zorunlu misafiri olarak kalmanın ne kadar zor olduğunu, herkesin yakından bakınca ne kadar farklı olduğunu, insanları bir yolculukta bir de aynı evde yaşayınca tanımam gerektiğini... En önemlisi sabırlı olmayı öğrendim kesinlikle. Eve indiğimizden beri (anneannem yukarı katta oturuyor ya) o kadar çok sorun çıktı ki buradan köye yol olur. 
      İlk zaten eve gelmeden önce ustalarla sorun yaşamıştık. Anlaşıp altına imza atın dedim dedim ikna edemedim. Sonuç olarak ustalar baya başımızı ağrıttı. Usta dediğin olaydan illallah ettim. Tutturdu son 3 günün işini yapmayacağım, parayı verin. Arkadaşım biz sana paranı verdik, kalanı da iş bitince alacaksın bu iş böyle yapılır yani bütün para en başta verilmez ki.. Son 3 günün işi de sistire ve boya he yapmadan giderlerse sıçanzi. Ama bizde de iyi bir miktar kaldığı için totoları yemedi tabi. Annem adam akıllı konuştu ama dayım neredeyse dalıyordu adamlara. Sonra süpürgelikleri yanlış getirdiler, ama öyle bir yanlış ki sandıkçıların kullandığı tahtadan getirmişler. :D Dayım yine dalıyordu adamlara. Neyse sağ salim eve indik, bizim bina 100-150 yıllık olduğundan bir duvarda dekorasyon olarak birazını tuğla açtırdık. Tuğlalar da sistire için tahtalar da güzel çıktı. Sorun yok sandık.

      Temizlik yapmak inşaat sonrasında zaten zordu, bir de bulaşık makinesi şase yapmış mı ! 5 kere falan elektrik çarptı bana. :D Hiç kullanmadığımız tuvalet salak ustaların döktükleri yüzünden tıkandı, kezzaplar mı dökmedikk.. Çamaşır makinesi mi bozulmadı.. Kombi mi bozulmadı.. Tuvalette çamaşır makinesi musluğunu yanlış yere takmışlar bir de onla mı uğraştılar.. Soğuk su musluğu çalışmıyordu tekrar soğuk su musluğu aldık, kapı dürbünü uymadı gidip yenisini aldık..  Perdeleri bile yanlış getirdilerr. Düşünün yani bitmiş evde başımıza gelenin haddi hesabı yoktu. Bu ara anneannem ve yengemle, ustayla ve salak bir komşuyla tartıştım. Ama gerçekten çok şey öğrendim. Annem çalıştığı için kardeşimle ben ilgilendik ev işleriyle. Neyse ki dayım vardı. Ev yaptırmayı öğrendim resmen. İnsanlara karşı sabırlı olmayı öğrendim, kısaca aslında insanları öğrendim. Ama çok zordu ya. Şu an bile iki usta kapı kollarını takıyor. Son iş de o zaten.

      Bu arada digiturk olayını tamamen kardeşimle ben hallettik, annem dokunmadı bile. Aradık, bilgi aldık, seçtik, antenini kurdurduk, sözleşmeyi de imzaladık. Baya bir söylenti vardı fiyatları yükseltiyorlar bilmem ne diye. 16 ay karşılıklı taahhüt verince sabit fiyat garantisini de aldık tamamdır. Bu aklınıza olsun. Kampanyalı sözleşme imzalarsanız, onlar tarifeyi değiştirme hakkını saklı tuttuklarına dair bir madde koyuyorlar ve fiyatı değiştirdiklerinde yeni kampanya fiyatı bu deyip yüksek fiyat ödemenizi sağlıyorlar. Ama 16 ay taahhüt verip taahhütlü sözleşme imzalarsanız sabit fiyat garantisi veriyorlar ve ilk aldığınız fiyata göre ödeme yapıyorsunuz 16 ay boyunca. Sonra da tekrar sözleşme yapıp yapmamak size kalmış. 


      İşte böyle arkadaşlar, zor günlerdi yani... Hatta o kadar yoruldum, sıcaklar o kadar zorladı ki salı günü burnumdan kan geldi ! Çok komikti. Allah'ım diyorum bu havada neden burnum akıyor, bir de öyle bir geliyor ki, hemen yanımda peçete vardı aldım tam sileceğim, aklıma da geldi he hani filmlerde olur ya silerler bir bakarlar kan ! Öyle oluyormuş bir de muhaha yaparken bir baktım peçetede kan :D Ciddi bir şey olmadığını bildiğim için rahatım, herkese oluyor zaten.  Bu arada bir gün 13 saat temizlik yapmıştım, o günden beri de sağ ayağımda baş parmağım uyuşuk. Ve mide bulantısından ölüyorum. :D Yani normalmiş böyle şeyler, yine de panik yapmayın gibi bir tavsiye vermeyeceğim, sağlık bu, siz istediğiniz kadar panik yapın :))

      Şirret komşuyla tartışmamı daha sonraki yazıda anlatırım. :)

3 Ağustos 2012 Cuma

Temizlik

      Evin inşaatı bitti. Dün 13 saat temizlik yaptım. Ve dün ikinci günüydü temizliğin. Daha pazara kadar yolu var. Ellerim o kadar ağrıyor ki ancak bu kadar yazabiliyorum. Gidiyore. 

27 Temmuz 2012 Cuma

Yine Blogspot Sorunu

     Arkadaşlar bir sorunum var. Hani bir yazıya yorum bıraktığımızda verilen tüm cevaplar mail adresimize gelir ya, artık gelmiyor adresime. Verilen cevapları göremiyorum ve illa o bloga girip bakmam gerekiyor. Ama hangi birine bakayım mail adresimden görüyordum ne güzel. Bu konuda bilgisi olan var mı ?



22 Temmuz 2012 Pazar

Insan Ruhu, Kırılgan Bedeninin Yasamasına Muhtaç Olacak Kadar Çaresiz...

     Dedemin ölümünde bile tam olarak idrak edemediğim bir şeyler vardı. Birkaç gün önce ailemle otururken yengem:


    " O gün tavşanımız öldü, gömdük, iki gün sonra da babamın haberi geldi."


     İki ayrı canlı, ikisinin de bedenleri, mekanizmaları artık çalışmıyor, ve mekanizmaları çalışan insanlar onları toprağın altına koyuyorlar, bir daha görmemek üzere. Duyguları olan mekanizmalardan, robotlardan farksız görünüyoruz değil mi böyle bakınca. Hatta "gömme" kelimesi duyguları bile olmayan varlıklar gibi gösteriyor bizi. Mekanizmanın durmasına ölüm deniyor ve ölüm gerçekleşince o kişiyi aramızdan çıkarıyoruz, çünkü çıkarmasak da gözümüzün önünde çürüyecek. O kadar çok şey yaşıyoruz, aşk gibi bir duyguyu bile bedenlerimizde taşıyabiliyoruz, üzülüyoruz, ağlıyoruz, nefret ediyoruz... Aslında mekanizmanın durmasını, birden bunların hepsini kaybetmeyi ve gömülmeyi hak etmeyecek kadar çok şey yaşıyoruz bedenlerimizde. Dünyaya geldiğimiz andan beri yaşamayı öğrenmek ve en iyi şekilde yaşamak için elimizden geleni yapıyoruz, hepimizin farklı karakterleri var, bedenlerimizden ayrı ruhlarımız, kişiliklerimiz var... Ama sonra hiç bizim kontrolümüzde olmayan bir şekilde o kadar yaşanmışlığı barındıran ruhlarımız bedenlerimizden ayrılıyor. Durduramıyoruz bile. "Bare zaman harcadığım şeyleri gerçekleştireyim bekle" bile diyemiyoruz. 





      Çalıştığım yer çok tarihi bir bina. Oraya gittiğimde bazen düşünüyorum da, senelerdir kaç kişi çalışmıştır burada, kaç kişinin anıları vardır kim bilir... Ama o insanlar öldü. Biz de öleceğiz ve bizim yerimize gelenler de bizleri tanımayacak.


      Dedemin ölümü hepimizi çok üzdü, ama bir ay sonra normal hayatımıza dönmüştük. Bir ay sonra da çok üzülüyorduk, ama yaşıyorduk işte. Hayat durmuyor ki. Şimdi 10 ay geçti üstünden. Yine anıyoruz, özlüyoruz dedemi, anneannem hala ağlıyor anılarını hatırladıkça ama aynı zamanda da sürekli yeni şeyler yaşayıp kahkahalarla gülebiliyoruz. Dedemizin vücudu çalışmaktan vazgeçtiği için yıllardır bizimle çok şey paylaşan ruhu da bizi terk etmek zorunda kaldı. 


      İnsan ruhu, kırılgan bedeninin yaşamasına muhtaç olacak kadar çaresiz...

      Yıllardır bizimle onca şey paylaşan, güldüren, öğreten, ağlatan adam artık yok. 10 aydır yok. Biz şimdi onun yokluğuna alıştık ve kahkaha atabiliyoruz. Dedem bizim için çok değerliydi. Biz de şimdi birileri için çok değerliyiz. Sevgililerimiz, eşlerimiz, anne babalarımız, kardeşlerimiz, arkadaşlarımız... Biz de öleceğiz birilerinden önce. Bizim yokluğumuzda etrafımızdaki insanlar yaşamaya devam edecekler, bir süre sonra yeni şeyler yaşamaya, kahkaha atmaya başlayacaklar. Sevdiklerimiz atlatıp mutlu olmayı hak etmiyor mu ? Tabi ki ediyorlar. Bizim, kaybettiğimiz yakınlarımızdan sonra yaşamayı ve gülmeyi hak ettiğimiz gibi. Ama "ilerde ölecek olan kişi" olarak bakınca da, siz yokken her şeyin hiç olmamışsınız gibi devam etmesi... İdrak etmesi zor, hepimiz için.



17 Temmuz 2012 Salı

Lafta Yaz Tatili

 
       Şu an bürodayım. Düşünün yani ne kadar boşum ki post yazabiliyorum. Üçüncü haftam olduğu halde sadece bir kere adliyeye göndermekten başka bir şey yaptırmadıkları için uyuz oldum hepsine. Ve asıl komik olan da şu ki; buraya geliyorum, boş boş oturuyorum, kendi çabamla öğrenmeye çalışıyorum, sürekli yapabileceğim bir iş var mı diye soruyorum, hiçbir bok yok. Sonra sevgilimle buluşmak için erken çıkmak istediğim gün bir toplantı peydah oluyor. Mesela kaç gündür çektiğim can sıkıntısı ve patronun ikinci kez tatile çıkmasını fırsat bilerek önümüzdeki iki gün için izin aldım. Çünkü yarın yakın arkadaş ve kuzenlerle Büyükada'ya gidip yüzeceğiz, diğer gün de sevgilimle buluşacağım. Buradaki vaktim o kadar boş geçiyor ki hiç çekinmeden izin alabiliyorum. Ama tam izin alırken " yarın icraya gidecektik." diyorlar. Banane dedim ya yeter artık, benim kadar iş isteyen ama iş verilmeyen biri olamaz. 7 saat boyunca öylece oturduğunuzu, ve bunun birkaç gün boyunca devam ettiğini düşünün, hatta üçüncü haftanın aynı şekilde geçtiğini düşünün. 


       Zaten evin inşaatı uzadı, haftasonuna kadar evimde kalamamaya devam yani. Evden çıkıp anneanneme çıkarken iki hafta sürmesini bekliyorduk, annem ona göre eşya ayır demişti. Ama tabi ben bir bavulu doldurmuştum, aklımı seveyim ! 4. haftanın içine giriyoruz. Tek eksiğim bikini. Malum yarın için. 2 hafta boyunca yüzme planım olmadığı için almamıştım, ama onu da kaynaklardan temin ederiz. Sizin tatiliniz nasıl geçiyor ?? Blogları okuyordum da çoğunuz evdesiniz sanırım. Hatta koyulan tatil resimlerinden gına gelmiş sanırım çünkü hepimizin içi gidiyor. :D Ama ne yapalım, bizim de gideceğimiz gün gelecek illa ki !!!


       O güne kadar hepinize sabır diliyorum. Evde oturuyorsanız da lütfen benim yerime de değerlendirin. Soğuk kahve yapın, uzatın bacakları, bir film açın ya da bir dergi, bir kitap alın elinize... Günlük yazın, liste yapın, hedefler koyun hem bu tatil için hem de önümüzdeki kış için. Ben her yaz ve her eylül ayında yapardım. Ama bu yaz sınavlar, ev inşaatı ve staj izin vermedi maalesef. Artık kısmet eylül listesine. :)




      Hepinize şu resimdeki tatlı tablo gibi bir tatil yaşamanızı diliyorum...

14 Temmuz 2012 Cumartesi

"Aaa bunu profil pikçırr yapmalıyaaıııııaaaııımmm.”


Jean Jacques Rousseau demiş ki : İnsanlar doğal yaşam dönemlerinde yalnızlardı, sadece üremek için bir araya gelirlerdi. Ama sonra doğal afetlerin de artmasıyla daha çok bir araya gelip, daha çok yakınlaştılar. Yakınlaştıkça birlikte olmanın yaşamı kolaylaştırdığını fark ettiler, avantajlarını gördükçe de daha çok yakınlaştılar. Böylece toplum hayatına geçildi. Bilim ve sanatlar gelişmeye başladı, insanların yetenekleri ortaya çıktı ve bütün felaketler bundan sonra başladı. İnsanlar kendilerini diğer insanların gözünden görmeye başladılar, sürekli diğer insanların referansına ihtiyaç duydular. Kendi kendilerine yaşama, kendi kendilerine yetme özelliklerini kaybettiler.
Sürekli kendinden daha iyi bir varlığın referansına ihtiyaç duyan insan artık kendi değerlendirmesini yapamaz hale gelmiş yani. Jean Jacques Rousseau bunları söylerken şimdiki halimizi öngörebilmiş miydi acaba.. :)  Aslında buralara facebooktan geldim arkadaşlar. İnsanların diğerlerinin beğenisine daha çok muhtaç olduğu bir zaman olmamıştır heralde.


 Mesela bir yere gidiyorsunuz arkadaşlarınızla eğlenmeye. Bir şeyler içersiniz, sohbet edersiniz falan diye düşünüyor ve gidiyorsunuz. Peki sonra neyle karşılaşıyorsunuz ? Fotoğraf makineleri. Sakın yanlış anlaşılmasın, fotoğrafı çok severim. Çünkü ne kadar çok fotoğraf olursa, EVİMDE o kadar çok albümüm olur. Yaşım ilerlediğinde Hayat’la, arkadaşlarımla o albümlere bakıp nostalji yaparım. Çocuklarıma gençliğimi gösteririm. Benim sebeplerim bunlar. Şimdi insanların elinde o fotoğraf makinelerinin olma sebebine bakıyorum da, güzel bir poz yakaladıkları anda “aaa bunu profil pikçırr yapmalıyaaıııııaaaııımmm.” demelerinden hemen anlayabiliyorum. Ben güzel bir poz yakalasam çerçevede nasıl durur, odamda nereye koyabilirim diye düşünüyorum. Ama onlar o an alacakları “like” ları ve “comment” leri düşünüyorlar. Ben güzel çıkmak için poz vermeye çalışırken insanlar anında pozisyonlarını alabiliyorlar çünkü artık bu konuda uzmanlaşmışlar. O an güzel bir fotoğraf karesi yakalamaları önemli değil, bir an önce facebooka koymaya odaklanmışlar.

Facebook kullanmıyorum, ama kullanırsam da şu anda insanların kullandığı şekilde kullanmam inşallah. Ben bu kadar çok maske takılan başka bir yer daha bilmiyorum. Değişik ışıkta ve değişik yönlerden çekilmiş yüzlerce güzel fotoğraf, aşırı sosyal bir hayat, habire eğlencede, tatilde çekilmiş resimler… Evet arkadaşlar hepiniz profilinizde çok taşsınız ve muhteşem bir hayatınız var. Beni asıl rahatsız eden bu işte. Facebookun zaman kaybı olduğunu falan düşünmüyorum, ya da facebook sahibi olanları eleştirmiyorum. Ben facebook sahibi olup, bütün hayatını ona odaklayıp, orada maske takmayı eleştiriyorum.

Özellikle kendi arkadaşlarımın facebook hesaplarına bakıyorum da… Facebookum olmadığı için en çok kendimi kutladığım nokta neresi biliyor musunuz ?  Mesela bir yere gittiniz, ya da yeni bir kıyafet aldınız, ve paylaşmak istiyorsunuz. Ben sevdiklerimle paylaşırım ama insanlar facebookta alakalı alakasız kim varsa onla paylaşıyorlar ya; geçirdikleri o muhteşem günü orda yayınladığı an, herkes onun o gün ne kadar eğlendiğini ne kadar güzel olduğunu falan görüyor ya; işte o an ben görmüyorum. Bana karşı o maskeyi takamıyor. İçten içe, kendileri bile fark etmeden hava atmanın mutluluğunu yaşıyorlar ya, işte ben o muhteşem günlerini onlarla paylaşmıyorum, o sahte paylaşıma izin vermiyorum. Ve bu bana inanılmaz bir haz veriyor.

Aşkım, benim her şeyim. Hayat’ım dünyadaki en değerli varlığım. Onunla yaşadığım şeyler çok özel. Hiç mi tartışmıyoruz, hiç mi kavga etmiyoruz ? Ohoo hem de nasıl. Burada bir kere bile kavgamızı anlattım mı ? Hayır. En fazla tartışmalarımızdan yola çıkıp erkeklerle ilgi çıkarımlar yapıp kadın-erkek ilişkileri hakkında yazarım. Ama sevgilimle ilişkim o kadar özel, o kadar güzel ki benim için, o kadar çok saygı duyuyorum ki, en küçük kavgamızı bile gelip hemen ilan etmem. Çoğu zaman kimseye söylemem, aramızda hallederiz. Ama insanlar o kadar saygısız ki birbirlerine, ilişkilerine karşı… Olanları belki kendileri bile bilmiyorken, anlamamışken, facebookta online olan herkes her şeyi öğreniyor. Yok birbirlerine laf sokmalar, ilişki durumunu habire değiştirmeler, faceten silmeler… Ondan sonra da barışıp sevgi sözcükleri söylüyorlar yine herkesin gözü önünde. Diğerleri ne yorum yapıyor kim bilir. Resmen kendilerini rezil ediyorlar.

İşte insanların kendi kendilerine yetememeleri, kendilerine olan saygıyı kaybetmelerine sebep oldu. Sürekli başka insanların onayına, referansına ihtiyaç duymalarına sebep oldu. Sonra diğerlerinden kendilerini üstün görme çabası ortaya çıktı, sonra üstün olduklarını ilan etmeden, daha doğrusu kanıtlamaya çalışmadan bir gün bile geçiremez hale geldiler. Sonra da birbirlerine olan saygıyı kaybettiler. 

Edit : Arkadaşlar ben facebook hesabı olanları kesinlikle eleştirmem, eleştirdiğim şeyler tamamen ayrıntılardır, maskelerdir... Hepiniz bebeklerimsiniz. Kaldı ki bloglarımızın da facebook hesapları var, tabi ki olacak, lütfen kişiselleştirip yanlış algılamayalım.